17 Haziran 1462. Eflak’ın zifiri karanlık ormanlarının ortasında, Târgovişte yakınlarında kurduğumuz devasa ordugâh, gecenin sessizliğine gömülmüştü. Ben, Dergâh-ı Âli’nin 35. Ortasından Yeniçeri Cafer; elimde ağır teberimle, Hünkârımız Fatih Sultan Mehmed Han’ın otağ-ı hümayununa giden dar koridorun başında nöbetteydim. Ormanın içinden gelen baykuş sesleri, o gece her zamankinden daha uğursuz, daha keskin geliyordu kulağıma. Karanlık ormanın içinden bizi sürekli gözetlediklerinden emindim.
Meşalelerin titrek ışığı, çadırların gölgelerini devasa canavarlar gibi toprağa düşürüyordu. Her şey bir saniye içinde değişti. Uzaktan gelen hafif bir at kişnemesi, yerini aniden cehennemden fırlamış bir uğultuya bıraktı. Ama garip olan şuydu: Gelenlerin ağzından ne bir Rumence nida, ne de bir yabancı çığlık çıkıyordu. Karanlığın içinden fırlayan atlılar, bizim ocağın ak börklerini giymiş, bizim gibi cenge kuşanmışlardı.
“Destur! Gelen bizdendir!” diye bağırdı ilerideki nöbetçi arkadaşım. Ama cümlesini bitiremedi. Kendi üniformamızı giymiş o gölgelerden biri, atının üzerinden eğilip arkadaşımın boğazını tek bir kılıç darbesiyle biçtiğinde, kanın meşale ışığındaki o sıcak parıltısını gördüm.
“Baskın var! Kafir içeri sızdı!” diye haykırdım ama sesim, ordugahın göbeğinde patlayan o devasa kargaşanın içinde kayboldu.
O an, tarihin en korkunç hilesiyle karşı karşıya olduğumuzu anladım. Kazıklı Voyvoda denilen o melun, II. Vlad, kendi adamlarına bizim kıyafetlerimizi giydirmiş, aramıza birer yılan gibi sızmıştı. Kimin dost, kimin düşman olduğu artık belirsizdi. Yeniçeri, yeniçeriyi vuruyor; karanlıkta parlayan her çelik, bir kardeşin göğsüne saplanıyordu. Dehşet, bir sis bulutu gibi çökmüştü üzerimize.
Tam o sırada, otağın hemen yanındaki Vezir Mahmud Paşa’nın çadırına doğru dört nala koşan bir atlı grubu gördüm. En öndekinin üzerinde bizim subaylarımızın giydiği sırmalı bir kaftan vardı ama yüzündeki o vahşi, o hayvani ifade… O gözleri asla unutamam. O, Vlad’ın ta kendisiydi. Elindeki kılıçla, çadırın önündeki muhafızları bir ekin biçer gibi devirdi.
Vezir-i Azam’ın çadırına daldıklarında içeriden gelen o boğuk hırıltılar ve etin kemikten ayrılma sesi, savaşın tüm kurallarının bittiği yerdi. Vlad, Sultan’ın çadırına girdiğini sanıyordu. Vezirleri, paşaları Sultan sanarak kılıçtan geçiriyor, çadırın içindeki ipek halıları taze kanla boyuyordu. O anki hırsı, o anki öldürme arzusu o kadar büyüktü ki, yanlış çadırda olduğunu fark etmesi birkaç kıymetli dakikasına mal oldu.
“Hünkâr’ın otağına! Can feda, Sultan’ı koruyun!” diye kükredi çavuşumuz.
Biz, Sultan’ın en sadık kulu olan Yeniçeriler, otağ-ı hümayunun önünde etten bir duvar ördük. Vlad, yanlış çadırı kana buladıktan sonra gerçek hedefine, bizim durduğumuz yere yöneldi. Atının nalları, yerdeki şehitlerimizin bedenlerine basarak üzerimize geliyordu. Göz göze geldik. O meşhur pala bıyıklarının altından sırıtan o iblisvari yüzü, meşale ışığında bir anlığına dondu kaldı. Aramızda sadece birkaç adım ve bizim teberlerimiz vardı.
Korkunç bir çarpışma başladı. Vlad’ın kılıcı, kalkanıma her vuruşunda kolumun kemiklerini titretiyordu. O, bir insan değil, sanki içine binlerce intikam ruhu girmiş bir gölgeydi. Yanımdaki yoldaşlarımın birer birer düştüğünü gördüm; kelleler kopuyor, kollar havada uçuşuyordu. Atlı düşman süvarileri çadırların iplerini kılıçlarla kesiyor, askerlerimizin kendi çadırlarının altında kalmasına neden oluyordu. Ama Yeniçeri barikatı sarsılsa da yıkılmadı. Bizim inancımız, onun deliliğinden daha güçlüydü.
Sultanımız Fatih Han, otağın içinden elinde kılıcıyla fırladığında, Vlad hedefine ulaşamayacağını anladı. Gün ağarmaya, ufuk kızıla boyanmaya başlamıştı. Şafak, onun karanlık oyununu bozuyordu. Bir ıslık çaldı ve beraberindeki hayalet süvarileriyle birlikte, geldikleri o karanlık ormana doğru, arkalarında bir ceset yığını ve cehennemden farksız bir ordugâh bırakarak süzülüp gittiler.
Sabah olduğunda, Târgovişte önlerindeki ordugâhımız bir mezbahayı andırıyordu. Ama en kötüsü bu değildi. Targovişte yolu boyunca kazığa oturttuğu binlerce askerimizin o sessiz çığlıklarını gördüğümüzde, savaşın sadece kılıçla değil, ruhların karanlığıyla da yapıldığını anladık. O gece, Padişah’ın çadırının önünde duran bizler için zaman durmuştu. Otağ-ı hümayun ayaktaydı, Sultan sağdı; ama o gece dökülen kanın kokusu, Yeniçeri’nin belleğine bir daha asla silinmemek üzere kazınmıştı.
Savaş tarihinin en cüretkâr suikast girişimlerinden biri olan bu baskın, bir imparatorluğun kalbine sızmanın ne kadar kolay, ama o kalbi söküp almanın ne kadar imkansız olduğunu gösterdi.
Tarkan Karabel 2025
