Haymana savaş alanları

Son Tepe

Hava ağırdı o gün. 23 Ağustos 1921. Haymana bozkırındaydık ve dünya, barut dumanıyla kaplı, kurşuni bir gökyüzünün altında sıkışıp kalmıştı. Bozkır kavrulmuştu; otlar sarıydı, toprak çatlaktı ve sıcak, her bir nefeste ciğerleri yakıyordu. Mangal Dağı’nın düştüğü haberi, sabahın erken saatlerinde gelmişti. Haberi aldığımda, göğsümün ortasında bir şeyin daraldığını hissettim. Nefes almayı unutmuştum sanki. Bir şeyi unutmak zordur ama insan hayatta kalmak istiyorsa bazı şeyleri geride bırakmayı öğrenmelidir.

Önümüzde gâvurun Kale Grotto dediği Güzelce Kale vardı. Taşlı ve tarihi surlarla çevrili bir tepe. Ama sadece bir tepe değil. Bir kurban sunağı gibi yükseliyordu bozkırın ortasında. Kayalık, taşlık ve acımasız. Yunan’ın 2. Kolordusu, tüm ağırlığıyla bu tepeye yükleniyordu. Ankara’nın kapısıydı orası. O tepeyi geçerlerse, gerisi sadece dümdüz yoldu.

Güneş, başımızın üzerinde değildi sadece; sanki içimizde, bağrımızda yanıyordu. Ter damlaları yüzümden akıyor, toza karışıp çamur oluyordu. Mataramdaki son bir yudum su… Sadece bir yudum. Ama içtim. Ağzımdaki metalik kan tadını silmeye yetmedi. Hiçbir şey yetmezdi o an. Tadı oradaydı, kalıcıydı, sanki savaşın tadı buymuş gibi.

Tepenin yamacında, küçük kayaların arasına gizlenmiş bekliyorduk. Hareket etmiyorduk. Sadece bekliyorduk. Beklemek, savaşın en uzun kısmıdır. Yukarıdan makineli tüfek sesi geliyordu. Amansız bir ses. Bir dikiş makinesi gibiydi. Düzenli, ritmik ve ölümcül. Havayı dikiyordu, her bir mermisiyle zamanı ve mekânı delip geçiyordu.

Yanımdaki Ali fısıldadı. Sesi hışırtılıydı, yorgundu. “Mehmet,” dedi. “Bu tepeyi vermezsek… Ankara kurtulur mu?”

Ona bakmadım. Cevap vermedim. Cevabı kimse bilmiyordu. Ya da herkes biliyordu ve kimse söylemek istemiyordu. Ama cevap vermeme gerek kalmadı. Çünkü o sırada gökten demir yağmaya başladı. Yunan topçusu, sığınağımız olan kayaları dövüyordu. Dünya sarsıldı. Toprak savruldu, kayalar un ufak oldu. Toz… Her yer tozluydu. Gözlerime giren toz, görüşümü bulandırdı. Tozun arasında uçuşan başka şeyler de vardı; küçük et parçaları, kumaş yırtıkları. Bunlar, biraz önce yanında durduğun adamların parçalarıydı.

Sadece süngümün parıltısını seçebiliyordum. İyi, çelik bir süngüydü. Mat, parlamayan ama keskin. Onu görüyordum, o bana gerçek geliyordu.

Bir komut yükseldi. Bir kırbaç gibi şakladı havanın içinde. “Süngü tak!”

Sesi duyunca, düşünmedim. Düşünmek, insanı yavaşlatır. Süngüyü yerine oturttum. Çıt sesi. O sesi seviyordum. Artık hazır olduğun anlamına gelirdi. Hücum emriyle hepimiz yerimizden fırladık. Allah Allah sesleri Haymana tepelerinde yankılandı.

Güzelce Kale’nin yamaçları dikti. Ayağımızın altındaki çakıllar kayıyordu. Kayıp düşmemek için tırnaklarımızı toprağa geçiriyorduk. Yukarı doğru, o dikiş makinesi sesine doğru koşuyorduk. Her bir adım, bir zaferdi. Her bir adım, bir ölüm riskiydi.

Sonra Yunan askeriyle burun buruna geldik. O an… O an, zamanın durduğu yerdir. Sadece bir an. Onların gözlerini gördüm. Vahşi bir korku vardı içlerinde. Ve benim gözlerimdeki öfke. İkisi çarpıştı. O anda artık tüfekler ateş almıyordu. Çok yakındık. Ateş etmek için zaman yoktu. Burası bir kasaphaneydi.

Savaşın gerçeği budur. Ateş etmek, mesafeli bir iştir. Ama süngü… Süngü, kişiseldir. Dipçiklerin kafataslarına inişini duydum. Boğuk, tok bir ses. Süngünün kemiğe saplanırken çıkardığı o gıcırdayan sesi… O sesi asla unutamazsın. Kemik ve çelik. Doğanın iki sert maddesinin savaşması gibiydi. Altımızdaki bozkır, dökülen taze kanla çamurlaşmıştı. O çamurun içinde, o kokunun içinde boğuşuyorduk.

Aniden, yanımdaki bir kayadan seken bir şarapnel parçası, omzumu sıyırıp geçti. Acı… Keskin, yakıcı bir acı. Ama o acı, beni daha da kendimden geçirdi.

Çarpışa çarpışa tepenin zirvesine ulaştığımızda manzara… İyi değildi. Güzel değildi. Dehşet vericiydi. Kayaların arası cesetlerle doluydu. O kadar çoklardı ki, üniformaların rengi seçilemiyordu. Hepsi kan rengiydi. Hepsi toz rengiydi. Hepsi ölüm rengiydi. Siperler, iç içe geçmiş ölülerin son kucaklaşmasına ev sahipliği yapıyordu. Hepsi bir arada, hepsi aynı çamurun, aynı kanın içinde. Güzelce Kale’nin taşları, üzerine sinen bu savaşı asla unutmayacakmış gibi görünüyordu. O taşlar artık sadece taş değildi. Bir tanıklıktı.

Yunan askeri, yamaçtan aşağı artık düzensizce kaçıyordu. Koşuyorlardı. Onları izlemedim. Tüfeğimin namlusuna yaslanıp soluklandım. Ciğerlerim acıyordu. Omzum acıyordu. Ama nefes alıyordum. Bu, o an için yeterliydi.

Ali’yi aradım. Yanımdaki, bana soru soran o çocuğu.

Onu buldum. Az önce sığınağımız olan o kayanın dibinde yatıyordu. Düzgün, temiz yatıyordu. Gözleri gökyüzüne sabitlenmişti. Ama o gökyüzünü görmüyordu artık. O, artık hiçbir şeyi görmüyordu. Şehadete ermişti. Ellerim titredi. Göz kapaklarını kapadım ve onu orada bıraktım. Bırakmak zorundaydım.

Biz burada sadece bir tepeyi savunmadık. Bunu biliyorduk. Biz burada bir milletin son nefesini, son kalesini savunduk. O tepe, o gün Ankara’nın değil, Türk’ün haysiyetinin kalesiydi. Eğer o tepeyi verseydik, haysiyetimizi de verirdik. Ve haysiyeti olmayan bir millet, ölmüş demekti.

Akşamın karanlığı çökerken, rüzgâr Haymana ovalarından acı bir feryat taşıyordu. O feryadı duyuyordum. Ama o feryat, özgürlüğün habercisi olan o amansız direnişin sesiydi. Acıydı, evet, ama aynı zamanda güçlüydü. Pes etmeyen bir sesti.

Güzelce Kale’nin taşları… O taşlar artık sadece taş değil. Her biri bir Mehmetçiğin kemiği, her bir çatlağı bir ananın gözyaşıdır. Ve o taşlar, orada durdukça, o günü hatırlatacak. Savaşın, acının ve hayatta kalmanın ne demek olduğunu hatırlatacak.

Artık güneş batmıştı. Bozkırın karanlığı, barut dumanından daha siyah ve daha sağırdı. Tüfeğimin namlusuna yaslanmış, titreyen ellerimle cebimden ezilmiş bir paket çıkardım. İçinde tek bir dal kalmıştı. Onu yaktım. Duman, ciğerlerimdeki barut kokusunu biraz olsun bastırdı.

Tepenin aşağısında, kaçan Yunan askerlerinin geride bıraktığı gölgeleri izliyordum. Sonra ayak sesleri duydum. Kayaların arasından bir siluet belirdi. Çamur ve kan içinde, aksayarak yürüyen bir adam. Süngümü tekrar kavramadım; artık çok yorgundum. Öleceksek de, bu son nefesimi bir sigara içerek vermek istiyorsan, öyle olsun dedim içimden.

Adam yaklaştı. Aramızda on adım kalınca durdu. Ay ışığı bulutların arasından sıyrılıp tepenin taşlarını gümüşi bir renge boyadı. Gelen adamın üzerindeki üniforma benimkiyle aynıydı. Yüzü tozdan tanınmaz haldeydi ama gözleri… O gözleri tanıyordum.

Mehmet?” dedi. Sesi çatallıydı, sanki boğazında cam kırıkları varmış gibi.

“Ali?” dedim. Sigaram yere düştü. “Sen… Sen aşağıda, kayanın dibindeydin. Gözlerin… Gökyüzüne bakıyordun Ali. Ölmüştün.”

Ali acı bir tebessümle yanıma oturdu. Göğsündeki büyük şarapnel yarasını eliyle kapattı. “Ölmek kolay değil Mehmet. Hele ki bu tepeyi vermemişken.”

Ona bakmak istedim ama bir şey beni engelledi. Bakışlarım istemsizce kendi ellerime kaydı. Ellerim tertemizdi. Ne kan vardı, ne de barut karası. Omzumdaki o yakıcı acı birden kesildi. Ceketimi araladım; şarapnelin parçaladığı kumaşın altında sadece pürüzsüz, soğuk bir ten vardı.

Tekrar Ali’ye döndüm. Ama o artık orada değildi. Yanımda sadece bir kaya vardı. Üzerinde dumanı hala tüten, benim az önce düşürdüğüm o tek dal sigara duruyordu.

Tepenin aşağısına baktım. Yüzlerce fener yanıyordu. Bizimkiler. Mürettep Kolordu’nun sıhhiyecileri tepeye tırmanıyordu. Bir ses duydum, çok yakından:

“Burada bir tane daha var! 1. Tümenden Er Mehmet.”

Eğilip kendime baktım. Kayanın dibinde, gözleri gökyüzüne sabitlenmiş, huzur içinde uyuyan o adama. Süngüsü hala elinde sımsıkı duruyordu. Yanında ise Ali yatıyordu. El ele tutuşmuşlar gibi, sanki son bir kucaklaşmayla tepeyi mühürlemişlerdi.

Ben oradaydım. Ve ben, artık orada değildim.

Rüzgâr Haymana ovasından esti. Soğuktu ama yakmıyordu. Artık mataramdaki o son yudum suya ihtiyacım kalmamıştı. Güzelce Kale’nin taşları bizi bağrına kabul etmişti. Biz artık bu tepenin kendisiydik.

Tarkan Karabel 2025